Zaman, elimizde tutmaya çalıştıkça kayıp giden bir nehir gibidir. Ne kadar sıkı sarılsak da avuçlarımızdan süzülen damlalar gibi, ömür de sessizce akıp gider. İnsan çoğu zaman bu akışın farkına bile varmaz; ta ki geriye dönüp baktığında ne çok şeyin yarım kaldığını, ne çok sözün söylenmeden içte gömülü kaldığını görür.

Ömür, çocukluk hayallerinden gençlik sevdalarına, oradan olgunluğun yorgun yollarına uzanan ince bir çizgidir. Bu çizginin üzerinde yürürken bazen kahkahalarla güleriz, bazen gözyaşlarıyla sınanırız. Ama her anında ortak bir gerçek vardır: zaman asla geri dönmez.

Bugün koşuşturma içinde önemsemediğimiz şeyler, yarın pişmanlığın sebebi olabilir. Bir tebessüm, bir selam, gönül alıcı bir söz; belki de bir ömrün en değerli mirasıdır. Çünkü mal da, makam da, şöhret de akar gider; geriye yalnızca insanın kalplerde bıraktığı iz kalır.

Akıp giden ömrümüzdü…
Kimi zaman bir çocuğun masum bakışında, kimi zaman yaşlı bir çiftin ellerindeki titrek hatıralarda saklı. Bazen şarkılarda, bazen eski mektuplarda gizli. Ama en çok da farkına varmadan harcadığımız günlerde…

Bir de insan, ömrün akışında en çok kendini unutur. Herkese yetişmeye çalışırken kendi kalbine kulak vermeyi erteler. Oysa kalp, bir ömrün en sessiz şairidir; bazen hüzünle bazen sevinçle fısıldar. Biz duymak istemesek de, yıllar sonra o fısıltı bir çığlığa dönüşür.

Hayatın telaşında sanırız ki zaman bize çoktur. Oysa ne dün geri gelir, ne de bugün bir daha yaşanır. Yarın ise bir sırdır, belki vardır belki yoktur. Bu yüzden insan, sevdiklerine geç kalmamalı, affetmeyi geciktirmemeli, “keşke”leri biriktirmemelidir.

Çünkü ömür, bize verilen en kıymetli emanetin adıdır. Akıp giden bu emaneti, gönül kırmadan, sevgiyle yoğurarak, iyilikle süsleyerek yaşamak; belki de hayatta bırakabileceğimiz en büyük izdir.

Akıp giden ömrümüzdü,
Bir su misali ellerden süzülen…
Sevgiyle yaşanan her an baki,
Geri kalan hepsi gölgede gizlenen.