Yağmurun yağdığı zamanlarda kokusunu duyardım. Biraz toprak, biraz yeşillik, hafif rutubet, bolca serinlik.
Yağmurun yağdığı zamanlarda benim çocukluğumun kasabasında gök gürültüsüne, şimşek ışığına teslim olurdu dükkanlar.
Bir Atatürk heykeli arkasındaki sokakta halkevi binası, heykelin köşesinde bir gazozcu, soldan yolun devamında bir kışlık sinema hemen karşısında yazlık bir sinama.
Kışlık sinemanın tek ampül ile aydınlatılan vitrininde Tarkan filminin afişi.
Sağdaki dar sokak asker gazinosu, asırlık ağaçlar arasında sıkışmış kalmış gazino bir inzibat kulübesi ve kasabanın tek taksi durağı impala model taksilerin durağı. Sırtınızı heykele verip aşağı doğru yürüyünce sağlı sollu dükkanlar.
Dükkanların kapısında küçük tabureler, bu taburelere sığınmış kediler, köpekler, şımarık sokak hayvanları.
Yağmurun yağdığı zamanlarda sırtımı verip heykele yürümeye başlardım.
Çatılardan çağlayarak akan yağmur, ara ara kırılmış borulardan üzerimize dökülür, yağmurda yürümekten çok ıslatırdı.
Bu nedenle bir maceraydı kasabada yürümek.
Gazozcudan sonra kasap.
Önünde yağmurdan ıslanmış ama yerini terketmeyen kediler. İçeride kırmızı önlüğü, rutubetten terlemiş şakakları ile Ali usta.
Akşama kadar yetişecek etleri hazırlıyor. Başucunda national marka bir ampullü radyo.
Radyona duyduklarına kızıyor içinden küfrediyor.
Yorulduğunu anlayınca bırakıyor işi, önlüğünü beline katlıyor, çıkarıp kutusundan akşam sardığı bir sigarayı,kapının önünde yakıyor.
Yan komşusu tuhafiyeci selim bey. Dükkânın önündeki vitrininde dört bir köşeden kırmızı ve mavi küçük gece lambası ampullerinin aydınlattığı bir çocuk ve bir kadın mankeninin üzerinde elbiseler.
Vitrinin altında rengi solmuş yer yer yırtılmış ayakkabı kutuları üzerinde birkaç çift ayakkabı.
Bir sessiz uşak, üzerinde mezura, iğnelik, arkada uzun bir tezgâh, üzerine gelişi güzel serilmiş kumaşlar ve büyük bir makas.
Tezgâhın arkasında raflara sıkı sıkı yerleştirilmiş toplarda kumaşlar, poşetlere sıkıştırılmış fermuarlar, küçük kutulara yerleştirilmiş rengarenk düğmeler, ayakkabı kutuları, hazır elbiseler askılarda üzerlerine toz olmasın diye patiska örtüler örtülmüş.
Aklı sevgilisinde, seslenmezsen dönüp bakmayan, sürekli düğme diken iplik açan bir kız önünde eski bir dikiş makinesi, makinanın kenarında yeni içilmiş bir kahve fincanı fal için ters çevrilmiş.
Biraz ileride nalbur.
En çok sevdiğim dükkân.
Rengarenk yağlıboya kutuları, dışarıda el arabaları, dirgenler, baltalar, duvara yaslanmış oraklar, hayvan boyundurukları, çanları.
Çimento torbaları, çuvallar içerisinde küçük bahçe aletleri.İçeride rafları dolduran çeşit çeşit çiviler, cıvatalar, somunlar.
Her biri özenle raflara yerleştirilmiş el aletleri.
Tornavidalar, penseler, ingiliz anahtarları, malalar, keskiler.
Boyalar asıl boyalar.
Boya karteleleri, fırçalar, tinerden yayılan keskin koku, poşetler içerisindeki rengarenk toz boyalar.
Göbekli sürekli dudağında sigarası ile dükkânda Ahmet usta.
Telaşsız ama neyin nerede olduğunu bilen bir gururla gelen müşterilerine yardımcı oluyor.
Yağmurun yağdığı zamanlarda birçok dükkânın vitrinlerine bakardım.
Taş döşeli trotuvarların kenarında akan sulara basmamaya çalışarak, şemsiyeli kadınların şemsiyelerine takılmamaya çalışarak, üşüyen esnafa çay taşıyan çaycıların önlerine geçmeden dolaşırdım sokaklarda.
Benim çocukluğumun kasabasında onca yokluğa ve eksiğe rağmen o kadar çok şey vardı ki merak edilecek.
Her mevsimin ayrı merakları vardı. Her mevsim aslında aynı olan sokaklar, dükkanlar sanki kendiliğinden değişimi istiyormuş gibi bir gecede değişiverirdi.
Her mevsim başka bir mevsim ve başka bir kasaba oluverirdi.
Belkide bu değişimin heyecanıyla dolaşırdım sokakları.
O kasabadan geriye kalan en önemli şey işte bu değişimin heyecanı oldu hep.